Çağlar'ın Sanal Alanı Olsun

19/2/2008 - 22:11

Bir otonom sistem olarak insan

Sınıf: Genel
Dizi bakıyordum, "sakın kendini bırakma oğlum" diye bir replik duydum. Benim kireçli beyin gır gır dönmeye başladı. Başlayınca başlık süslüsünden böyle çıktı. Bir otonom(özerk) sistem(dizge) olarak insan. Ama aslında kafamdakini anlatmıyor bu. Bir sonlu durumlu makina(finite state automata) olarak insan da diyebiliriz sanırım.

İnsanın kendi kendisini yönetebilme gücünden bahsetmek istiyorum. Yo aslında bahsetmek istemiyorum. Sadece selam durmak ve hakkını teslim etmek ve alkışlamak istiyorum sanırım. İnsanın kendi kendine yetebilmesinden, hükmedebilmesinden vesaire.

Evet insan kendini bırakırsa düşer, bırakmazsa düşmez. Düşmüşse ve kalkmak isterse kalkar, istemezse kalır.

Not: Ya şeyi unuttum, Direnen Canlar diye bir kitap var mıydı, ne anlatıyordu.

19/2/2008 - 22:11 - yorum {34} - yorum yaz


7/2/2008 - 22:02

Durum güncellemesi ve belki sezon sonu

Sınıf: Genel
Efendim, önce Sonuç gibi durum demişiz, adından bağımsız olarak, ilk başta.
Sonra da Aile babası olduğumuzu kabul etmişiz.

Şimdi de durumu netleştirelim dedik. Yazıların yorumlarında da dediğimiz gibi (ama yeterince geciktikten sonra) balkonu devraldık tekrar. Ama doğal olarak alışmış kudurmuştan beter. Bakınız aşağıya. Sanki etrafında yuvası varmış da, yuvanın salon kısmında uyuklarmış gibi, değil mi.


Huylu huyundan vazgeçmiyor, çete yine yine buralarda biz balkonu temizlesek de. Utanmazlar  rezervuar köpekleri pozu da verdikler bakın.




O tepesindeki nedir dersiniz diyerek elemanı çektim kenara, ayrı aldım. Çakal dalaşmış biriyle, belli.




Yani sonuç olarak, ben ortamı temizledim ama onlar gidici değiller. En azından sahiplenmeyecekler artık diye düşünüyorum, periyodik bakımları ihmal etmeyeceğim bir iki ay. Belki ayaklarını keserim (lafın gelişi).

7/2/2008 - 22:02 - yorum {12} - yorum yaz


2/2/2008 - 20:28

Gündem sömürüsü

Sınıf: Genel
Takipçiler farkındadır, burası pek bi etliye sütlüye dokunmaz görünür. Şöyle bir bakan "pek lümpen be" bile demiştir muhtemel. Okuyorum iddiasındaki de "farklı, sıradışı" felan diyerek açık edebilir belki bu fikrin kuzenlerini.
Özünde yazan kişi olarak ben anlaşılamasam da çok da yakından irdelediğimi düşünürüm gündemi. Ha anlatmayı becerememekteyim, orası kabul edeceğim bir gerçek. Yapıcı tarafından(kemiksiz yani) eleştiriler de alırım, "daha anlaşılır yaz, amacına ulaş" diye. Yapabilsem olacak da, yapamıyorum işte.

Bugünlerde birçok gazete köşe yazarının da incelediği gibi, artık yorumlanamaz, incelenemez, etkileri değerlendirilemez, hatta bırakın bunları, takip bile edilemez hızda gündem değiştiriyoruz. Çene ishali olmuş gibi millet, neresini tutacağız belli değil. Fil girmiş züccaciyeciye, mabadı sallandıra sallandıra geziyor, bi halt da alacağı yok da, endam gösteriyor. Hangi birini tutmaya çalışacaksın ki devrilen çamların. Yani bunu bile yaptılar. Denilen ve gündem başlığı olan lafları satır satır listeleyip, her birine birer satır doğrusunu yazıp başetmeye çalıştı yazarlar, o bile olmadı. Anacım bunlar nasıl sçıyorlarsa, silsen de izi kalmakta. Yani ayıp olacak ama güvercinlere, onlardan bile becerikliler bu konuda çene ishallilerimiz. Yani son bir ayda gördüklerimizden, yaşadıklarımızdan anlıyorum ki, eğer Japon olsak en az on harakiri izlemiş olurduk, ya da ne bileyim hepimiz şaşırmış Hollandalı olsak k.ip-ne.yim ama seviyorum, istifa ediyorum lafları görmüş olurduk. Anlatamadım işte ama böyle birşey. Konuş konuş bitiremediler.

Biliyorsunuz başka bir seride irdeledik, iletişimde(burada konuşmayı bir alt kolu olarak aldım iletişimin) "ne anlattığınızdan çok nasıl anlattığınız önemlidir, hatta ne anlatmadığınıza da dikkat edilmelidir aslında" gibi küçük sonuççuklara varmıştık. Şimdi bu kadar konuşulunca diğer hiç bi işe vakit kalmıyor ve yapılmayan işlerin de üstü örtülüyor gibime gelmeye başladı. Ya da yapılan işlerin üstü de örtülüyor olabilir pekala. Yani azıcık bi iş beceriyorlar, onu da yanlış işi yanlış yaparak ediyorlar, üstüne de kum atıyorlar kedi gibi galiba; Diyorum, ne dersiniz.

Çingeneleri ve diğerlerini çok severim, ve hatta böyle ayrımcı lafların koşutunu, daha reel politik olanlarını aramak da isterim lakin tam da burada "Merd-i kıpti şecaat arzeder iken sirkatin söylermiş" diyesi gelmekte insanın apansız.

Hani gündem ya yazının gündemi, zaman tam adı haber olan ama haber niyetine hiçbirşey bulamadığım şeylerin zamanı iken hızlı hızlı geziniverdim aptal kutusunun içinde. Biri diyor ki onbinler, iki adım ötede öbürü de diyor ki yüzbinler. Hadi bugün özlü sözlerden gidelim, bizde adama "ya sayı saymayı bilmiyorsun ya da dayak yememişsin" diye sorarlar yekten.Bu ne iştir kardeşim. Senin o reklamlardan aldığın paraların yüzü suyu hürmetine bari, azıcık işine saygın yok mu. Ya işini yapamıyorsun, uyduruyorsun ya da hesap peşindesin. Uzatıyorum evet, ama açıkçası şöyle basit şekilde özetlenmiş zamanında "gaflet ve dalalet(delalet değil) ve hatta hıyanet" diye. Seçin birini kardeşim de, bilelim kimlerle aşık attığımızı.

İş bilmez diye naif tarafından yaklaşalım. İşte o zaman da en yaman tarafına denkgeliyoruz sorunun. İşi bilen değil bilmeyen yapıyor. Yani liyakat sorunu var. Yazık ama şu laf da edilmiş çok önce ve bugünün baş ağrılarının baş üstüne koyacakları kişi tarafından "işi ehline vermek" diye. Ama nerde. büyüğe vefa sözde kaldıktan sonra. Ha ne diyorduk, işi bilmeyen yaptığında o iş yanlış yapılır anacım. Herşey yanlış olur. İşi yapamadığında kapatmak için işi yanlış yaptığını göreceklerin gözünü başka yere çevirtirsin onları kayırarak. Adam ayırırsın. Yaltakçı olursun. İşler olmazken oluyormuş gibi edersin. İşte o zaman da yaşadığın ve memleketin en büyüğü olan şehrinin yüzde altmıştan fazlası kaçak olur. Şehrin diyorum, tüm şehrin. Eğer bunun farkına varırsan çok daha net görmeye başlarsın bizle en patlayanından maytap geçildiğini. Adam işini yapamıyor ki, yetişemiyor. Belki yetişmek istemiyor ya da yetişirse başkalarının ayağına basıyor olacak, o kadarı hak almak olacağından girmeyeyim ama arkadaş... ne diyeyim. Tüm şehrin... hepsinin... yarıdan fazları aslında şehircilik adına yürümesi gerektiği gibi yürümemiş. Yok olması lazım aslında. Şehrin bu kadar büyümesine birşey demem ama sen bu büyümeye nasıl yetişemezsin arkadaş. Hadi bu bahsi de kapatıp daha derine inelim. Bu iş bilmezlik ve yapamamazlık neden kaynaklanıyor diyelim.

"Eğitim şart" diye alay klişeleri üretti değil mi bu toplum, sağolsun. Biz bunu alay konusu ederken adam aldı başını, başörtüsünü yürüdü. Eğitim şart evet gerçekten, biz bunu alay konusu olarak irdelerken aslında daha "evet şart" ve "hayır şart değil" arasında bocalamakta olduğumuzu kaçırdık. Aslında bu noktayı çoktan geçmiş ve nasıl eğitim demeye başlamış, çözmüş ve uygular olmadı idik. Uygular olmalı idik ki o iş bilmez iş yapıcılarımız iş bilir insanlar olaibilsinler eğitimleri süresince. Ama olmayınca olmuyor. Hiç bir yapı beklemez ki senin ona yetişmeni, o gider, sen seğirtirsin arkasından. Olayı yönetemezsen ezilirsin işte. Kriz yönetimi okumak lazım. Ha ben okumadım ama kırbadan sallasam tutar sanırım: "Her şeyde ve her yerde olduğu gibi, sosyal yapılarda da hiç bir zaman boşuk oluşmaz, boş bırakılan yer hep doldurulur alternatifi tarafından". Sen konuyu yönetemezsen başkası yönetir, sen eğitemezsen istediğin gibi, başkası eğitir, sen konuşmazsan başkası konuşur, sen yazamazsan başkası yazar. Sen hakkı hukuku dağıtamazsan başkası dağıtır ya da dağıttırır, sen özgürleşemezsen, gelir biri, özgürleştiriverir makattan. Biz buna da başka birşey diyoruz ya gerdek ve dış kaynak kullanımı ile ilgili, şimdi demeyeyim burada düzünü, ayıp oldu, daha çok olacak.

İşini doğru yapan adam üretmeliyiz(biliyorum sert ama adama ürün gibi yaklaşmak, onu bile beceremedik daha)
Toplum denen saat çok ama çok karmaşık bir dişli sistemi. Ağır yürür. Çok uzgörülü, çok planlı hareket etmek gerekir. Yoksa boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya. Bakın yine toplumla ve eğitimsizlikle ilgili trajik birşey söyleyip mızırdanmayı bırakayım bu seferlik: Biz memleket olarak yaşamamız için gereken enerjinin yüzde kırkbeş kadarını sadece ve sadece ekmekten alırmışız. Bunun da lafı var hani ekmek yemezsem doymam diye, o hesap. Ama aynı zamanda her gün ürettiğimiz on ekmeğin birini çöpe atarmışız. Komik değil mi. Hani sıçana kadar yiyor da arttırıyor olsak hepimiz, anlayacağım, sadece işini bilmeyen fırıncılarımız var, ellerinin ayarı yok diye ama, acımızdan geberiyoruz, o da ortada. Demek ki sorun var toplumsal olarak da işbilmezlik dışında. (Acaba batının ahlaksızlığını aldıktan sonra mı elde edildi bu oran. Ahlak eğitimimiz çok mu iyiydi.) Onda bir az göründü değil mi. Şöyle anlatayım, her gün 13 (yazı ile onüç) milyon adet ekmeği çöpe atarmışız. Kutsal olanı hani. Yere düşünce öpüp başımıza değdirdiğimiz ve en azından kuşlar yesin diye duvara koyduğumuzu. Onüç milyon somun.

Afiyet olsun.

Not: Sayıları net hatırlamıyorum, onüç değil de oniki ya da onbeş olabilir. O kadarı için affedin.

2/2/2008 - 20:28 - yorum {8} - yorum yaz


17/1/2008 - 23:29

Demiki Yadaya İkenile Nedahiyili

Sınıf: Genel
Bu yazımızda size bir arkadaşımızdan bahsedeceğiz. Demiki Yadaya İkenile Nedahiyili. Adının uzun olduğuna bakmayın, biz ona kısaca Demiki diyoruz. Hatta Dem.

Demiki, Japon bir babadan olma, Hint bir anneden doğma bir insan evladı. Yirmili yaşlarının sonunda. İlk ergenlik zamanlarında, aklının başına geldiğini sandığı yıllarda kendini dünya vatandaşı olarak tanıtıyordu "Sen şimdi nereli oluyorsun, kim oluyorsun Demiki" diye sorduklarında. Net bir cevap verememenin ürettiği o gerginlikten kurtuluş yolu olarak bunu seçmişti. Bu sorunun "Anneni mi seviyorsun, babanı mı" sorusu gibi bir soru olduğuna kendini inandırdığı ve tabii ki saçma bulduğu için böyle bir refleks geliştirmişti. Soranların hep kendisini aşağıladıklarını, bir anlamda alay ettiklerini düşünürdü. Sonra ikibinli yıllar değişiklik yılları idi. O zamanlarda kendisi de bilmiyordu, aslında büyüyor muydu, yoksa dünya mı değişiyordu. Benim dediği dünya pek de öyle düşündüğü gibi yekpare değilmiş, gördü. O zamanlara denkgeldi Türkiye'deki doktorası.

Tahmin edilebileceği gibi en büyük zorluğu dili öğrenmekte çekti. Ama azimliydi. Sonuçta neden olduğunu bilmediği bir iç kıpırdanması onu geldiği bu memlekete bağlamıştı. İnsanlarının sıcaklığı demek çok kolayına gelecekti ve eğer öyle derse geldiği yere de takılıyordu aklı. Öğrendikçe eğlence gibi gelmeye başlamıştı bu dil ona. Korkutuğu kadar değildi aslında. Hatta kolaymış bile diyecekti de, utandı.

İlk başta şu de konusu ilgisini çekti. Bağlaç olan de ayrı yazılıyordu. Hiç sertleşmiyordu. Ya sözünden sonra gelirse de ayrı yazılıyordu. Bulunma durumu olan de ile bağlaç olan de eklerinin nasıl birbirlerine karıştırıldığına da inanamıyordu. Cümle daha okunurken bas bas bağırmıyor muydu, ayrı olan da bitişik yazılan da yerinde zıplıyordu sanki, eğer yanlış yazılmışlarsa.

Ya şu mi ekine ne demeliydi. O da ayrı yazılmıyor muydu aynı kardeşi de gibi. Bu mi öncekinden ayrı idi ama kendisine eklenenler ile bitişikti. Komik, ama alışınca gerçekten mantıklı geliyordu. Zaten bu mi ekine karışan da yoktu. Hep ayrıydı. İşte o kadar.

Bağlaç olan ki eki de hep ayrı idi. Sadece bazı kalıplaşmış örneklerde bitişik yazılabiliyordu. Onları da toparlamak çok kolaydı ki: belki, çünkü, halbuki, mademki, meğerki, oysaki, sanki. İşte bu kadardı ki, zor muydu ki. Değildi işte. Anlaşılıyordu.

Demiki bunlar ve bunlar gibi birkaç tane kafa karıştırıcı yazım kuralını yazdıkça ve okudukça çözmüştü. Çok okuyordu, Yazdıklarındaki olası hatalar için bizden yardım alıyordu. Ama itiraf etmek lazım, biz ona bu ekler hakkında pek de yardımcı olamıyorduk ki. Allahtan imla kılavuzları vardı. Dem, ya o kılavuzlarla çözüyordu dertlerini, ya da edebiyat bölümünde alıyordu soluğu.

Artık bizim dilimizi bizden daha iyi konuştuğunu ve yazdığını söylesek inanır mısınız bize bilmem ama gerçek bu. Bu dile olan hakimiyeti ile biz ve o ayrımını kıralı çok oldu Demiki. Kendi kafasındaki duvarları da kırdı, dumanlı sokakları da aştı Demiki.

En sonunda bulmuştı nerelisin, kimsin sorusuna cevabı, çok rahatça Türkçe olarak "Ne mutlu Türküm diyene" diyordu ve net olarak da anlıyordu bu cümle ne demek istiyordu.

Not1: Konu hakkındaki karamsar bir yazı şurada, Talat Halman'dan: http://www.milliyet.com.tr/2000/07/23/yasam/zhal.html
Not2: Kaynaklar ve öneriler; www.tdk.gov.tr

17/1/2008 - 23:29 - yorum {16} - yorum yaz


10/1/2008 - 14:28

Kıçımın mutluluk fabrikası

Sınıf: Genel
Bi vakit önce ben, televizyondaki reklamlara takmıştım. Sonra unutmuşuz bu konuyu. Aslında bin tane reklam var da çemkirilecek, şimdi aklımda biri var iyice sinirimi bozan. Hani siz de farketmişinizdir kafakola reklamı.
Bu reklamı izliyorum izliyorum, aklımda bir soru:
Yani Kaka Kolayı böcekler mi yapıyo anacım.

http://www.youtube.com/watch?v=ZXqLQzXHL_w

10/1/2008 - 14:28 - yorum {7} - yorum yaz


Bir Yeni Sayfa Bir Eski Sayfa
Tanım
Hadi bakalım hayırlısı, kendimizi anlatabilir miyiz, süreklilik arzedecek fikir yazıları yazabilir miyiz, deneyeceğiz.

Son Yazılar
- DENEY
- Kulaktan klavyeye Dem Bu Dem 04022009
- Çağdaş Ozanlar
- Kriz yönetimi
- H. Çağlar Bilir - 7 (Alıntı)
- Uyaran Enflasyonu
- Nakli yekün
- İnsani sorular
- Çamaşırın kirliliği kanıksaması
- Kulaktan klavyeye: Herşey çok güzel olacak
- Şey'in çoğulu olarak Eşya
- Maket
- Uzun yol yapmak
- Durdurun beynimi, inecek var
- Ruh Çağırma Seansı
- Gözyaşı
- Güç ve Adalet
- Tüketilenle özdeşleştirme
- Kaynak olarak Zaman
- Yapmak ve yapmamak

Sınıflar

| Arşiv | Profil | Ana Sayfa |
| kişi şu an sitede|

Arşİvden Seçkİ

Direkler'den Seçme
gözlem çerçevesi
Serdar Turgut
fasülye
Zamana, Musibete ve Etme Bulmaya Methiye
Olasılık Emmisi
Düşünce ve Amaç
Peppermill ve bir hediye soru
Demirden Değiliz
Yalnız yaşamak
Aidiyet, Kader ve Köksüzler
Nasıl Büyürüz
Telkariden mozayik pastaya

Güç Paradigması
Güç, içinden çıkılabilecek bir paradigma mıdır?
güç hukuk ve ahlak
denetim
güçten tarafa olmak
Köpek ve Güç, Nereye götürecek bizi bakalım
Eski dert, güç paradigması
Acı acı gülmek

Özyaşamöyküsü Denemesi
H. Çağlar Bilir
H. Çağlar Bilir - 2
H. Çağlar Bilir - 3 ' ümsü
H. Çağlar Bilir - 4 gibi ama yarım
H. Çağlar Bilir - 5 (Görsel)
H. Çağlar Bilir - 6 (Güncelleme)
H. Çağlar Bilir - 7 (Alıntı)
Buradan sonrası testtir:
Başka Sayfa